Dökümanlar

Önceki başlık Sonraki başlık Aşağa gitmek

Dökümanlar

Mesaj tarafından Recchie Bir 16/5/2008, 16:41

Makedonyadan Anadoluya Göç


1912-1913 Balkan Savaşları, tıpkı 1877-1878 Osmanlı-Rus Savaşı gibi Rumeli Türklüğünün bozgunu oldu. Bu savata Çatalca'ya kadar ilerleyen Bulgar orduları ve onlara yardım eden Bulgar komitacıları, Trakya'da ve Makedonya'da katliamlar yaptılar. Bu katliamlarda can veren masum Türk halk kitlelerinin kesin sayısını bilen yok. Belki hiçbir zaman tam bilinemeyecek. Anap adlı Macar gazetesinin Şubat 1913 günkü sayısında yayımlanan bir rapora göre, Makedonya'da 60.000 Arnavut ve 40.000 Türk öldürülmüştü. Toplam 100.000 Müslüman yalnız Makedonya'da kılıçtan geçirilmiş.

Doğu ve Batı Trakya'da da en az o kadar Türk Müslümanın öldürülmüş olabileceği akla yakındır. Çünkü Bulgar orduları Trakya'da koyu Türk bölgelerini çiğneyip geçmişlerdir ve savaş hukuku kurallarına uymamışlardır. Kısacası, Balkan Savaşında yaklaşık 200.000 Türk Müslümanın öldürüldüğünü söylemek pek yanlış olmaz.

Sistematik katliamlar karşısında, tüm Trakya ve Makedonya Türkleri bir kez daha yerlerinden söküldüler. Canlarını kurtarabilmek için yüz binlerce Rumeli Türkü Anadolu'ya sığınmak için göç yollarına döküldü. Balkan Savaşı göçmenlerinin kesin sayısını da bilmiyoruz. Bir kaynağa göre, Bulgar işgaline düşen Batı Trakya'dan 200.000 kadar Türk, yerlerinden kaçıp Osmanlı topraklarına sığınmışlardır. Makedonya'dan da 240.000 Türk göç etmiştir. Böylece Balkan Savaşında toplam 440.000 kadar Türk, Makedonya ve Trakya'dan Anadolu'ya göç etmiştir (Tevfik Bıyıklıoğlu, Trakya’da Millî Mücadele - I, Ankara, 1955).

Aynı dönemde Balkanlar’ın başka yörelerinden kopan göçmenler de hesaba katılırsa, Balkan Savaşlarında yaklaşık bir milyon kadar Rumeli Türkünün yurtlarından sökülüp atıldığı, bu kitlenin 200.000 kadarının savaş sırasında can verdiği, geri kalanın da Anadolu'ya sığındığı söylenebilir.

Metin kaynağı: bg-turk.com
avatar
Recchie
Admin
Admin

Mesaj Sayısı : 127
Yaş : 47
Kayıt tarihi : 14/05/08

Kullanıcı profilini gör http://trumeli.forumv.biz

Sayfa başına dön Aşağa gitmek

Geri: Dökümanlar

Mesaj tarafından Recchie Bir 16/5/2008, 16:42

--------------------------------------------------------------------------------



RUMELİ

"Rumelia" veya "Roumelia", (Türkçe Rumeli,Batı Kayı Türkçesiyle Urumeli Urumcuk Doğu Roma veya Bizans İmparatorluğu), Rumeli ismi genelde, 15.asırın devamında, Devlet-i Aliye-i Osmaniye konusunda Balkan Yarımadasının bir bölümünü ifade etmek için kullanılmıştır.

Mamafih "Rumeli" kelimesi literatürce tercümesi "Romenia" veya Romanya Doğu Roma İmparatorluğuna nisbet için kullanılır, ve bu cihetten 11. and 12. asırda geniş anlamda Anatolia/Anadolu için kullanılmıştır. Doğu Romadan yeni fethedilen yerler için kullanıldığı gibi.

Arz-ı rum (Erzurum), Samson,(Samsun),Trabzon, Cayzeria (Kayseri),Konia(Konya),Tonia(Tonya)vs gibi

1-Rum diyarı.
2-Osmanlı İmparatorluğu'nun Güneydoğu Avrupa'daki topraklarının tümü.
3-Osmanlıların Balkanlar'da kurdukları eyâletin adı.
4-Osmanlı Devleti döneminde merkezi Manastır olan Vilayetimizin adı olup Rumeli Vilayeti olarak adlandırılır ve Osmanlının yenileşme ve yeni uygulamaları başlattığı ilk ildir. İlk Sandık Emini Zeyfe Emin Efendidir. Evrenuz ya da galatı meşhurla ifade edilirse Evrenos Gazinin Barbaros, ilyas, ishak, oruç reislerin torunlarının vilayetidir. Halkı orijinal fikirler üretebilen ve maceraya çok açık hareketli bir insan topluluğuna sahiptir. Kayıların Rumelide ilk mesken tuttuğu yerdir. Kemal Karpat'ın Ottoman Population'una göre halkı kahir ekseriyetle Türktür.

16.yüzyılda

Rumeli eyâletinin kapsadığı saha günümüz Bulgaristan'ı, güney Sırbistan, Makedonya, Bosna-Hersek, Karadağ, Arnavutluk, ve Tesalya (orta Yunanistan) bölgelerini içermekteydi.


17.yüzyılda

17.yüzyıldan başlayarak kurulan yeni eyâletler sonucunda Rumeli eyâletinin sahası giderek daralmış, ve 1864'e gelindiğinde sadece Arnavutluk ve batı Makedonya mıntıkalarından ibaret olmuştur. 1864'ten sonra yürürlüğe giren Vilâyât-ı Umumiye Nizamnâmesi ile birlikte Rumeli eyâleti ilga edilmiştir.


Daha kesin sınırlarla Rumeli denen coğrafya

Kuzey Bulgaristan ,Batı Arnavutluk ve Mora yarımadası tarafındaki Güney Arnavutluk'u, veya diğer bir ifadeyle içerisinde İstanbul ve Selanik , Trakya ve Makedonya nın dahil olduğu ksdim bölgeleri ifade eder.


Son Olarak Rumeli

Rumeli ismi son olarak daha çok merkezi Arnavutluk'la çizilen ve Garbi (Batı) Makedonya'yı ve Manastır Vilayetini de içine alan bölgenin adıdır. İdari yapıdaki değişikliklerle ,1870 ve 1875 de Rumeli ismi de mülki taksimatla uyumlu hale getirilmiş ve temsili de durdurulmuştur.


Doğu Rumeli

1878 de Berlin Antlaşması ile Osmanlı Devletiyle Özerk Bölge haline getirilmiştir, fakat 18 Kasım 1885 tarihinde savaşsız bir ihtilalden sonra Bulgaristan'la bütünleşti.


Bugün Rumeli

Bugün "Rumeli" ismi bazı zamanlar Türkiye'nin Avrupa yakasındaki bir bölgesini (Edirne, Kırklareli, Tekirdağ vilayetleri ve İstanbul Vilayetinin batı kısımlarını anlatmak için ) kullanılır.


Rumeli ve Trakya isimlerinin mukayesesi

Bazen bu bölgeye Traklara ait bölge anlamıyla Trakya da denir. Ancak Rumeli veya Urumeli Trakyanın daha ötesindeki 100 yıl öncesi Osmanlının olan yabancı işğali altındaki toprakları da çağrıştırır.


İdare

Rumelinin ilk Beyler Beyi(Mir-i Miranı) Lala Şâhin Paşa(Lala Shahin Pasha (Lala , Sahin Pasha, Shahin Pasha) , Özel öğretmen (tutor), mürşid, muallim,hadim, Atabek, sadrazam Murad Hudavendiğarın LALAsıdır.Filibe(Philippopolis) de 1362 den itibaren oturdu. 1382 the Rumelinin başkenti Sofya( Sofia)ya geçti. Şehabettin Paşa (Shehabeddin Pasha) (Sa'd ed-din Pasha) (1436) Yeğen Paşa (Jegen Pasha) (17th century) Ali Paşa (Ali Pasha) (1741-1822) Georgantzoglu Pasha (1905)


Kaynak: Wikipedia

(Not: Sevgili d.cansel'den alıntıdır.)
avatar
Recchie
Admin
Admin

Mesaj Sayısı : 127
Yaş : 47
Kayıt tarihi : 14/05/08

Kullanıcı profilini gör http://trumeli.forumv.biz

Sayfa başına dön Aşağa gitmek

Enver Paşa'nın Anılarından

Mesaj tarafından Emre Cetin Bir 16/5/2008, 16:58

Mustafa'nın yakalanması üzerine, Enver Paşa'nın anılarından 1897-1898 zamanında yazılmış bir kısmı paylaşmak istedim. Yazı Enver Paşa İdadiyi bitirdikten ve Mekteb-i Harbiye'de ilk yıllarına başladıktan sonra kaleme alınmıştır.

"Bir gün, yoklamada, birçok zabit ve erkanıharp sınıfıyla diğer sınıflardan ve Mekteb-i Tıbbiye'den birçok efendilerin Sultan Hamit aleyhinde teşebbüsat-ı cinayetkaranede [ cinayet işleyenlere yakışır girişimlerde ] bulunduklarından dolayı tard [kovulma], nefy [sürgün], idam cezalarıyla mahkum oldukları okundu [1]. Bunu bir sadakat nutku takip etti. Zeki Paşa [2], padişahın bizi sadakat için beslediğinden ve sadakat tahsil edildikçe tabiye ve seferiye ve sair hususatlarda meleke iktisab edilmesine [ kazanılmasına ] hacet kalmadan muzafferiyet temin olunacağını söyledi. Bu iğrenç yalanlar zihnimde ufak bir ukte yapmıştı. Demek bizi aldatıyorlar, dedim. Fakat birkaç gün sonra bunları unutmuş, derslerimle meşgul olmaya başlamıştım."

[1] Burada anlatılan olaydan, Taşkışla mahkemesi kararlarının öğrencilere duyurulduğu anlaşılmaktadır. Kahraman-ı Hürriyet Kolağası Resneli Niyazi Bey de,Hatırat'ında, bu cezalara ışık tutan şu cümlelere yer vermiştir.

Artık, Yıldız Hükümeti, Avrupa'ya kaçan gençleri taltif suretiyle celp etmek külfetinden vareste kalmış, aleyhinde kalem kullananlara, yazı yazanlara, söz anlatanlara, silah-ı kahrü istibdatını göstermişti. Mülki ve askeri ceza kanunnameleri bu yeni cürümleri cinayet addederek mürtekiblerini idam, nefy-i müebbed, kalebendlik gibi şedid cezalarla tehdit edici yeni yeni maddeler, fasıllarla duldurulmuştu. (s.22)

[2] Bu tarihte Zeki Paşa Mektepler Nazırıdır. Okul müdürü ise Rıza Paşadır. (Kazım Karabekir, "İttihat ve Terakki Cemiyeti Neden Kuruldu? Nasıl Kuruldu? Nasıl İdare Olundu?", İstanbul, 1982, s.79'dan alıntıdır)

Aynı şekilde Taşkışla Mahkemeleri olarak geçen davalarda yargılanan bir düşünür hakkında da şöyle bir bilgi bulunmaktadır.

Yusuf Akçura (1876 - 1935)

Yusuf Akçura 2 Aralık 1876'da doğdu., Türkçülük akımının önde gelen düşünür ve tarihçisidir. Harbiye Mektebi'nde okudu. 1897'de darbe girişimlerine katıldığı için tutuklandı. Taşkışla Divan-ı Harbi kararı ile müebbet kalebentlik cezasına çarptırıldı. Karar sonrasında Padişah fermanı ile Trablusgarp'a sürüldü. İttihat ve Terakki Cemiyeti'nin 1899'da yaptığı girişimler sonucu Trablusgarp kenti içinde serbest dolaşma izni aldı. Kısa bir süre sonra da Fransa'ya kaçarak, Paris'teki Jön Türkler'e katıldı; burada Siyasal Bilgiler yüksekokuluna devam etti.

1903'te "Osmanlı Devleti Kurumlarının tarihi Üstüne Bir Deneme" adlı teziyle okulu bitirerek Rusya'ya döndü. Kazan'da öğretmenlik yaptı. Bu dönemde Mısır'da çıkan Şüra-yı Ümmet ve Türk gazetelerinde çok sayıda imzasız makalesi yayımlandı. Bunlar içinde, 1904'te Türk Gazetesinde çıkan "Üç Tarz-ı Siyaset" başlıklı dizi makale özel önem taşır. Bu makalede imparatorluğun önündeki seçeneklerin "Osmanlıcılık", "Panislavizm" ve "ırk esasına müstenit Türk Milliyetçiliği" olduğu, bunlardan en uygununun da sonuncusu olduğunu belirtiliyordu.

Akçura, II. Meşrutiyet'ten sonra İstanbul'a geldi. Çeşitli okullarda öğretmenlik yaptı. Darülfünun'da ve Mülkiye Mektebinde siyasal tarih dersleri verdi. Türkçülük akımına daha çok düşünce düzeyinde katıldı. Türk Derneği ve Türk Ocağı'nın kurucuları arasında yer aldı. Türk Yurdu'nun başyazarı ve editörü oldu.

Akçura, Osmanlı Türkleri ile Osmanlı Devleti dışındaki Türklerin yalnız dil ve tarih alanındaki ortak geçmişlerine dayanarak bir birlik yaratamayacaklarını savundu. Önemli eserleri arasında; "Üç Tarz-ı Siyaset", "Ali Kemal" ve "Ahmed Ferid" beyleri cevaplarıyla birlikte (1907; yb 1976), "Şark Meselesine Dair tarih-i Siyasi Notları"(1920), "Muasır Avrupa'da Siyasi ve İçtimai Fikirler Cereyanlar"(1923), "Siyaset ve İktisat hakkında Birkaç Hitabe ve Makale" (1924), "Osmanlı İmparatorluğunun Dağılma Devri" sayılabilir. Ayrıca Türk Yılı(1928) adlı derlemesi Türkçülük hareketinin kaynaklarını ve gelişimini inceleyen kapsamlı bir çalışmadır. Mevkufiyet hatıraları ise (1914) Rusya'daki etkinlikleri ve tutukluluğu üzerine bilgi verir. Hakkında en önemli yapıt, François Georgeon'un Aux Origines du Nationalisme Turc; Yusuf Akçura (1980) adlı kitabıdır. Yusuf Akçura 12 Mart 1935'de İstanbul'da öldü.

http://archive.ucnokta.com/modules.php?name=Forums&file=viewtopic&p=45533&sid=88d7a816d2997ed9a091983596d5eb31 'den alıntıdır
Yani padişah fermanı herşeyi etkileyebiliyor.


En son Emre Cetin tarafından 16/5/2008, 18:46 tarihinde değiştirildi, toplamda 1 kere değiştirildi

_________________
avatar
Emre Cetin
Süper Moderatör
Süper Moderatör

Mesaj Sayısı : 147
Yaş : 31
Nerden : İstanbul
Kayıt tarihi : 16/05/08

Kullanıcı profilini gör

Sayfa başına dön Aşağa gitmek

Geri: Dökümanlar

Mesaj tarafından Recchie Bir 16/5/2008, 17:26

Mustafa Kemal'in Ittihat Terakki günlerinden...

--------------------------------------------------------------------------------

Kaynak: http://www.atam.gov.tr/index.php?Pag...k&IcerikNo=889

Mustafa Kemal Atatürk, asla kurucularından, Umumî Merkez üyelerinden, yönetici liderlerinden, mebus veya nazırlarından biri olmadıgı Ittihat ve Terakki Cemiyeti'nin gizli kurulus döneminde, Kolagası rütbesindeyken kısa bir süre üyesi bulunmustur. Kongresi'ne katılmıs ve daha baslangıçta askerlerin politikadan uzak kalmaları teklifi ile Ittihat ve Terakki yapısını ve asker liderlerini elestirmistir. Metot ve prensiplerine karsı koydugu; vatan ve millete zarar getirilmelerini önlemege çalıstıgı, uyarmalarına kulak asmayan liderleriyle mücadele ettigi ve nihayet Istiklâl Mahkemesi'nde son tasfiyesini yaptırdıgı Ittihat ve Terakki Fırkası hakkında Atatürk'ün son hükmü sudur: Ittihat ve Terakki vatansever bir kurulustur, kusurları, yanlısları ve zararları olmustur. Ama vatanseverligi, tartısmaların üstündedir.

***

Mustafa Kemal (Atatürk) bu partinin kurucusu degildir. Kurucu ve liderlerinden çok sonra bu cemiyetin saflarına katılmıstır. Ilk gününden baslayarak Ittihat ve Terakki'nin iç ve dıs politikasını siddetle yermis ve uyguladıgı baskın, adam öldürme gibi hukuk, kanun dısı kanlı terör metotlarını siddetle elestirmis ve reddetmistir. Uyarmaya çalıstıgı liderlerin umursamazlıkları üzerine de bunlara karsı, arkadası Ali Fethi ile bir muhalefet kanadı olusturmustur. Nihayet Enver Pasa basta, Ittihat ve Terakki lider kadrosunu yurttan kaçıslarına kadar, hatta kaçtıktan sonra da tekrar yurda girmek ve Millî Mücadele liderligini ele geçirmek tesebbüsleri üzerine de bunlarla yazılı, sözlü ve fiilî mücadelelerini sürdürmüs Mustafa Kemal'in Ittihat ve Terakki Fırkası ve liderleri ile olan iliskisi, insafla ele alınmalıdır.

***

Unutulmamalıdır ki, Mustafa Kemal (Atatürk) hiçbir zaman Ittihat ve Terakki'nin kurucularından olmamıstır. Kendisine yeminle söz vererek Vatan ve Hürriyet Cemiyeti'nin Selanik Subesi'ni kuran yakın arkadasları, daha sonra Ahmet Rıza, Talât ve Doktor Nâzım Beylere katılarak Ittihat ve Terakki kurucusu ve ilk üyeleri olmuslardır. Mustafa Kemal, bu baslangıçtaki olup bitenlerden habersizdir. Ögrenince de, en yakın arkadaslarının vefasızlıklarına ugramıs, oyunlarına gelmis oldugu için arkadaslarına ve bunların katıldıgı Ittihat ve Terakki'ye küsmüstür.
avatar
Recchie
Admin
Admin

Mesaj Sayısı : 127
Yaş : 47
Kayıt tarihi : 14/05/08

Kullanıcı profilini gör http://trumeli.forumv.biz

Sayfa başına dön Aşağa gitmek

Geri: Dökümanlar

Mesaj tarafından Recchie Bir 16/5/2008, 17:27

PADISAH 2. ABDÜLHAMİT

Osmanlı padisahlarının 34.sü ve Islam halifelerinin 99.su.

Saltanatı: 1876-1908
Babası: Abdülmecid Han - Annesi: Tir-i Müjgan Sultan
Dogumu: 21 Eylül 1842 - Vefatı: 10 Subat 1918

Çok iyi bir tahsil görerek din ilimlerini ve Fransızcayı mükemmel bir sekilde ögrendi. Amcası Abdülaziz Han onu Mısır ve Avrupa seyahatlerinde yanında götürdü. Abdülaziz Han'ı tahttan indirip sehit ettiren, böylece Osmanlı Devleti'nde idareyi ele geçirin batı kuklası bazı pasalar, V. Murat'ın suurunun bozulması üzerine, devlet islerine karısmaması ve yalnız millet meclisinin çıkaracagı kanunlara göre hareket etmesi sartıyla, Abdülhamid Han'ı sultan ilan ettiler.

Tahta çıktıgında Osmanlı Devleti tam bir bunalımın esigindeydi. Karadag ve Sırbistan'da savas aleyhimize dönmüs, Bosna-Hersek ve Girit'te ayaklanmalar çıkmıs, mali kriz son haddine varmıstı. Bu arada sadrazam Mithat Pasa ve arkadaslarının istegi üzerine 23 Aralık 1876'da Birinci Mesrutiyet ilan edildi. Ancak gayrimüslimlerin dahi yer aldıgı Meclis-i Mebusan'ın ilk isi Rusya'ya harp ilanı oldu. 93 harbi diye tarihe geçen bu savas, Osmanlı Devleti için tam bir felaket getirdi. Ruslar Istanbul önlerine kadar geldi. Bir milyondan fazla Türk, Bulgaristan'dan Istanbul'a hicret etti. Mütareke isteyen Sultan Abdülhamid, ilk is olarak devleti parçalanma ve yok olma yoluna dogru götüren Meclis-i Mebusan'ı kapattı (13 Subat 1878) ve devlet idaresini eline aldı. Ayastefanos antlasması ile Osmanlı Devleti Makedonya, Batı Trakya, Kırklareli, Kars, Ardahan ve Batum'u kaybediyordu. Ancak Ingiltere ile anlasan Abdülhamid Han, Kıbrıs'ın idaresini onlara bırakmak sartıyla, yeniden topladıgı Berlin Konferansı'nda kaybedilen toprakların bir kısmına sahip oldu.

Abdülhamid Han büyük meseleler karsısında bunalan Osmanlı Devleti'ni bundan sonra dahiyane bir siyaset, adalet ve fevkalade bir kudretle yönetti. Düyun-u Umumiye idaresini kurarak iki yüz elli iki milyon tutan devlet borçlarını yüz altı milyona indirdi. Memlekette büyük bir imar faaliyeti ile egitim ve ögretim seferberligi baslattı. Çogu sahsî parasından olmak üzere cami, mescit, mektep, medrese, hastane, çesme, köprü vs. gibi toplam 1552 eser yaptırdı. Ülkenin dört bir yanını demiryolu ile dösedi. Yunanlıların Girit'te isyan çıkarıp, Türkler arasında toplu katliamlar yaptırmaya baslamaları üzerine, Yunanistan'a harp ilan etti. Alman kurmaylarının altı ayda geçilemez dedikleri Termopil geçidini 24 saatte asan Osmanlı ordusu, Atina önüne vardı. Yunanistan'ın tamamen Osmanlı eline geçecegini anlayan Avrupalı devletler, sulha zorladılar ve bunda muvaffak oldular.

Yahudilerin Filistin'de bir cumhuriyet kurma tesebbüslerinin karsısına çıktı. Onların Osmanlı borçlarını bütünüyle silelim tekliflerini reddetti. Bu toprakların kanla alındıgını, asla terk edilemeyecegini sert bir dille bildirdi. Filistin topraklarının yahudilere satılmaması için gerekli tedbirleri aldı. Dogu Anadolu'da Ermeni hareketlerine karsılık Hamidiye alaylarını kurdu ve bölgede asayisi temin ile Osmanlı hakimiyetini pekistirdi.

Sultan Abdülhamid Han'ı tahttan indirmeden Osmanlı Devleti'ni parçalamanın ve Islam'ı yok etmenin mümkün olmadıgını gören bütün iç ve dıs düsmanlar bu Türk hakanına karsı cephe aldılar. Bir taraftan Sultan'ı gözden düsürmek üzere her türlü iftira ve kötüleme kampanyaları yaparlarken, diger taraftan suikastlar tertip ettiler. Ermeni asıllı Fransız yazar Albert Vandal'ın "Le Sultan Rouge=Kızıl Sultan" seklinde ortaya attıgı iftiraları aynen alan bazı gafiller, ansiklopedilere bunları yazarak genç nesilleri aldattılar.

Bu arada Padisah'ın devlet idaresinde nüfuzunu kırmak isteyen batılılar, Ittihat ve Terakki mensuplarını kıskırtarak 23 Temmuz 1908'de Ikinci Mesrutiyeti ilan ettirdiler. Böylece otuz yıl durmus olan facialar tekrar basladı. 31 Mart Vakası sebebiyle Ittihat ve Terakki ileri gelenleri tarafından tahttan indirilen Abdülhamid Han, Selanik'e gönderildi (27 Nisan 1909). 10 Subat 1918'de Beylerbeyi Sarayı'nda vefat eden Abdülhamid Han'ın naası Çemberlitas'ta dedesi Sultan II. Mahmut'un türbesindedir.

II. Abdülhamit Han'ın güzel ahlakı, dine olan baglılıgı, edep ve hayasının derecesi, akıl ilim ve adaletinin çoklugu, milleti için gece-gündüz çalısması, düsmanlarına bile iyilik yapması, ciltler dolusu eserlerle anlatılmaktadır. Onun tahttan indirilmesinin üzerinden 10 yıl geçmeden imparatorlugun dörtte üçünün elden çıkması, memleketi 33 yıl nasıl idare ettigine en açık delildir. Yine Abdülhamid Han'ın tahttan indirilmesiyle beraber kan gölü haline çevrilen Ortadogu'da hala huzur tesis edilememis olup, Arap alemi siyonizmin oyuncagı haline gelmistir.

Vaktiyle Ittihat ve Terakki fırkasının içinde Abdülhamid Han'a düsmanlık eden Filozof Rıza Tevfik ve Süleyman Nazif pismanlıklarını asagıdaki siirleri ile dile getirmislerdir.


Tarihler adını andıgı zaman,

Sana hak verecek hey Koca Sultan,

Bizdik utanmadan iftira atan,

Asrın en siyasî Padisahına.

(Rıza Tevfik)

-------------------------------------------------------

Padisahım gelmemisken ya da biz,

Iste geldik senden istimdada biz,

Öldürürler baslasak feryada biz,

Hasret olduk eski istibdada biz.

(Süleyman Nazif)

*******

Kaynak: http://www.biyografi.net/kisiayrinti.asp?kisiid=159
avatar
Recchie
Admin
Admin

Mesaj Sayısı : 127
Yaş : 47
Kayıt tarihi : 14/05/08

Kullanıcı profilini gör http://trumeli.forumv.biz

Sayfa başına dön Aşağa gitmek

Geri: Dökümanlar

Mesaj tarafından Recchie Bir 16/5/2008, 17:28

JÖN TÜRKLER

On dokuzuncu yüzyılın ikinci yarısında, Osmanlı Devleti'nde, batı tarzı idare ve fikirlerin gelisip yayılması için çalısanlara verilen isim.

"Yeni Osmanlılar" veya "Genç Türkler" de denilen bu grup mensupları, Avrupalıların verdikleri Fransızca "Jeunnes Turcs" adıyla meshur olmuslardır. Bu tabir, umumî olarak, o yıllarda Avrupa'da politika, fikir ve edebiyatta asırılık taraftarı gençlere veriliyordu. Yeni Osmanlılar için ise, ilk defa Mustafa Fazıl Pasanın yayınladıgı bir mektupta, "Yeni Osmanlılar" karsılıgı olarak kullanılmıstır. Daha sonraları Namık Kemal ve Ali Süâvî tarafından da benimsenerek, Türkçe'ye yerlestirilen bu tabir, uzun süre, Osmanlı topraklarında yetisen, devlet idaresine karsı gelen ve yabancılar tarafından yönlendirilen ihtilâlcilerin tamamının ortak adı olmustur.

Yeni Osmanlılar Cemiyeti, 1789 Fransız Ihtilâlinden sonra Avrupa'da süren 1830 ve 1848 ihtilâllerine ve bunların neticesinde ortaya çıkan fikir hareketlerine heveslenenler tarafından, 1865'te, gizli bir teskilât olarak, Istanbul'da kuruldu. Yine bu tarihte, Mısır Hidivi Kavalalı Ismail Pasa, veraset usulünü degistirerek, kardesi Mustafa Fazıl Pasayı bütün haklarından mahrum etti. Ikbal küskünü olan bu pasa, Abdülaziz Han'a ve üst kademe devlet adamlarına düsman kesildi. Intikam için, Jön Türklerin arasına katıldı ve baslarına geçerek, onları bilhassa maddî yönden büyük çapta destekledi.

Mustafa Fazıl Pasanın, Abdülaziz Hana hitaben, Paris'te yazdıgı ve küstahça ifadelerin yer aldıgı mektup, 1867'de Türkçe'ye tercüme edilerek, Tasvîr-i Efkâr Gazetesi'nde yayınlandı ve Osmanlı ülkesinde binlerce adet bastırılıp dagıtıldı. Mektup, mesrutiyet fikirleri ve mesrutiyetin ilanı arzusu bahanesiyle, Osmanlı Devletine ve bazı devlet ricaline karsı agır ifadeler ihtiva ediyordu. Bu mektubun akabinde, Mustafa Fâzıl Pasa tarafından Paris'e çagrılan Jön Türkler, onun maddî destegiyle, Avrupa'da genis bir yayın faaliyetine giristiler. Bu yayınların biri sönüp digeri açılıyor ve sayıları çogalıyordu. Jön Türkler, bu yayınlarından, mükemmel bir fikir sisteminin ifadesi ve izahından ziyade, belli baslı birkaç nokta üzerinde durdular ve hep aynı seyleri tekrarladılar. Namık Kemal, Ali Süâvî ve Ziya Pasa gibi meshur isimlerin, kalemleri ile dile getirdikleri fikirleri, "Osmanlı Devletine mesrutiyet idaresinin getirilmesi ve bütün azınlıklara Avrupaî tarzda hak, hürriyet verilmesi" seklinde özetlenebilir. Bunların saglanması için, aralarında birlik kuramadılar. Çogu, ihtilâl ve kanlı mücadele istedi, bir kısmı da fikrî mücadele taraftarı gözüktü. Abdülaziz Hanın Fransa ve Ingiltere ziyaretleri esnasında, Padisahtan af diledikten sonra kendisine nazırlık verilen Mustafa Fazıl Pasa, maksadına kavusup aralarından ayrıldı. Padisahın bu ziyaretinden sonra, Osmanlı Devleti ile dost geçinmek mecburiyetini hisseden Fransa ve Ingiliz hükümetleri, Jön Türklere itibar etmez oldular. Hiçbir devletten destek göremeyen Jön Türkler, bir müddet çesitli Avrupa sehirlerinde dolastılar. Bir kısmı Istanbul'a dönüp Padisahtan özür dileyerek devlet kademelerinde görev aldılar. Bazıları da yayıncılık faaliyetlerine devam ettiler. Birinci Mesrutiyetin ilanı ile canlanan Jön Türkler (Yeni Osmanlılar Cemiyeti), zararlı faaliyetleri görülünce, Ikinci Abdülhamid Han tarafından kapatılarak ortadan kayboldu. Böylece, Jön Türklerin birinci devre faaliyeti sona erdi.

Bundan sonra, yurt içinde ve dısında kurdukları birçok dernek ve yayınladıkları, sayıları yüze varan dergi ve gazete ile, Ikinci Abdülhamid Hanın sahsında devlete karsı kesif bir propagandaya girisen Jön Türkler, sıkı bir is¸birligi içinde oldukları Fransız ve Ingiliz hükümet çevrelerinden destek gördüler. Nitekim, 4 Subat 1902'de Paris'te toplanan Birinci Jön Türk Kongresi, Fransız Senatosu üyesi Lafeuvre Contalis'in evinde yapıldı. Bu kongreye, Osmanlı Devletinin hakim oldugu hemen her bölgeden çagrılan delegeler katıldı. Bunlar arasında bulunan her din ve milliyetten insanın ortak vasfı, Osmanlı Devletine karsı olmaktan ibaretti. Bunun dısında, aralarında hiçbir bag ve fikrî birlik bulunmayan bu insanlar, aralarındaki sen-ben çekismesi sebebiyle, kongreyi basarısız bir sekilde sona erdirdiler. Delegeler, Osmanlı Devletinin yıkılması hariç, baska hiçbir noktada birlik olamadılar.

27-29 Aralık 1907'de yine Paris'te toplanan Ikinci Jön Türk Kongresine; Ittihat ve Terakki, Prens Sabahattin'in Tesebbüs-i Sahsî ve Adem-i Merkeziyet cemiyetleri yanında, Ermeni Tasnaksutyun Komitesi de katıldı. Kendi aralarında birlik olmamasından yakınılan bu kongrede; Osmanlı Devleti aleyhine en agır ithamlar yapıldıktan sonra, Iran Mebusan Meclisine dostluk telgrafı çekilmesine, Makedonya'daki Rum, Bulgar vs. çetelerinin, devlete karsı olan isyanlarının desteklenmesine, diger gizli cemiyetlerin birlestirilerek, ihtilâlci yayınlar yapılmasına karar verildi.

Jön Türklerin uzun yıllar devam eden faaliyetlerinde, ön planda mesrutiyet ve hürriyet fikirleri görünüyorsa da, her grup ve sahsın ayrı ayrı maksatları vardı. Azınlıklar istiklâl, hiç degilse muhtariyet kapmak, sahıslar ise sahsî hırs ve arzularını tatmin etmek pesindeydiler. Osmanlı Devletini parçalamak ve yıkmak isteyenler tarafından methedilen Jön Türklerin faaliyetleri ise, devletin yıkılısını hızlandıran belli baslı sebeplerden olmustur. Batı dünyası karsısındaki tavırlarının taklitten öteye geçememesi, devlet kademelerinde yer almak, meshur olmak, hattâ Mithat Pasa'da oldugu gibi, kendi ailelerini hanedan yapmak için azınlıklarla, eskıyalarla, Rum-Ermeni çeteleri ve Avrupa devletleriyle isbirligi yapmaktan çekinmemeleri, bu faaliyetlerin en acı tarafı olmustur. Netice olarak, Osmanlı topraklarındaki sulh ve sükûnu, dört bir yandan patlak veren ihtilaller, isyanlar, hükümet darbeleri ve savaslarla yok etmisler, çıkarılan idaresizlik, kargasa ve savaslar ortamı içinde, milletin felâketini hazırlamıslardır. Birinci Dünya Savası, Jön Türk faaliyetinin Türkiye'de sonu olmus, daha önce yaptıkları gibi, yine yurt dısına kaçmıslardır.


Kaynak: http://www.dallog.com/kavramlar/jonturk.htm
__________________
Recchie
Admin




Mesajlar : 12
Kayıt : 14 05 2008
Yaş : 37




Geri: JÖN TÜRKLER
tarafından Recchie Bugün 15:44

Bizim Jön Türkler hayalperesttirler. Çünkü bizde Kanuni Esasi'yi mesruti hükümeti ilan etmek, umumi bir kargasalıgı davet etmek, herkesi birbirine düsürmek demektir. Bu, bütün Osmanlı Imparatorlugu'nu sarsar. Ingilizler'in, her vesileyle Jön Türkler'i tutmaları dikkat çekicidir ve bizim memleketimizde Kanunu Esasi'yi getirmek için ellerinden geleni yaparlarken aynı seyi Hindistan için reddetmektedirler. Halbuki Hindistan'ın umumiyeti bizimkine benzemektedir. Orada herseyden evvel kast teskilatını yok etmek icabeder.

Orada da bizimki gibi Müslüman, Hıristiyan, Budist, Brahman gibi gayrimütecanis kitlelerin aynı mecliste beraber çalısmaları pek güçtür."

Osmanlı Devleti'ni çok yakın takibe alan ve her defasında fitne ve fesatlarla kadın ve para ile yöneticileri elde etmeye ve gayri Müslimleri aleyhte kullanmaya çalısan Ingilizler, Mesrutiyet'in iyi bir sekilde isleyisinin de kendi felaketleri olacagını bilmekte idiler. Bunun için her türlü hile ve desise ile Osmanlı'da siyasi istikrarı baltalamaya çalısmıslardır.

Ingilizler bu nedenle Jön Türkleri, kendilerine muhalif olan Sultan Abdülaziz ve Abdülhamid hanın politikalarını bertaraf etmek için desteklediler. Ingilizler Birinci ve Ikinci mesrutiyeti etkisiz hale getirmeyi basarmıslardır.

Ikinci Mesrutiyet sonrası 31 Temmuz 1908'de Ingiliz Dısisleri Bakanı Edvvard Grey, Istanbul Büyükelçileri G. Lowther'e gönderdigi bir telgrafta: "Sayet Türkiye Anayasa'yı tam olarak ayakta tutar ve kendisi de kuvvetlenirse bunun sonuçları bizim simdi göremeyecegimiz kadar uzaklara gidebilir. Bu hareketin Mısır'daki tesiri inanılmayacak kadar büyük olacaktır. Kendisini Hindistan'da hissettirecektir. Biz simdiye kadar idaremiz altında bulanan Islamlara kendi dinlerinin baskanı olan milletin (Türkler'in) kötü bir despot tarafından idare edildigini söylüyorduk. Halbuki biz idare ettigimiz Islamlar için iyi bir despottuk ve bizim idaremiz altında daha mesuttular. Zira bu insanlar mukayese imkanına sahip degillerdi. Dolayısıyla farkın kendi lehlerine oldugunu kabule hazırdılar. Fakat simdi Türkiye bir anayasa yapar, parlamento kurar ve hükümet seklini degistirirse; Mısırlılar da bir anayasa isteyeceklerdir. Bizim bu kuvvete karsı koymamız çok güç olacaktır. Sayet Türkiye'de anayasa iyi isler ve Türkiye'de isler iyi giderse Mısır'da ayaklanmalar olacaktır. Bu vaziyette bizim durumumuz çok garip kaçacaktır. Biz asla ne Mısır halkıyla ne de Türk hükümetiyle mücadeleye girmeyecegiz. Bizim mücadelemiz Türk halkının hisleriyle olacaktır. Bunu, yakın veya uzakta çok dikkatli ele alınacak bir konu olarak veriyorum. Bu hususun haricinde bütün reform hareketlerini tutar görünün ve bana bilgi verin."

Ingiliz casusu Fitz Maurice de 25 Agustos 1908 tarihindeki Londara'ya gönderdigi raporunda, aynı endiseleri dile getirmis, Osmanlı Meclis-i Mebusan'ındaki gayri Müslim mebusları tavlayarak 2. Mesrutiyet'in isleyisini baltalamaya çalısmıstır.

KAYNAK: http://home.arcor.de/abdulhamidhan/l...ntuerkler.html
avatar
Recchie
Admin
Admin

Mesaj Sayısı : 127
Yaş : 47
Kayıt tarihi : 14/05/08

Kullanıcı profilini gör http://trumeli.forumv.biz

Sayfa başına dön Aşağa gitmek

Geri: Dökümanlar

Mesaj tarafından Recchie Bir 18/5/2008, 20:00

EĞİL DAĞLAR

Hakkı Duran

Ziyaretime gelen Çankırılı bir hemşehrimiz, sohbete başlamadan biraz hayretle karışık “sizin bana hediye ettiğiniz Çankırı Türküleri CD’si ile aynı isimde bir kitap gördüm. Yahya Kemal Beyatlı’nın kitabıydı. Gelirken Kızılay’da Yapı Kredi yayınları’nın vitrininde gördüm.” dedi.
Zaten yaptırdığımız “Çankırı Türküleri” albümüne o adı vermemizin bu kitapla doğrudan ilgisi olduğunu anlattım kendisine…Aynı kitabın elimde olan Kültür Bakanlığınca yayınlanmış 1981 tarihli baskısını gösterdim. Sonra işin hikâyesini özetledim.





BU BENZERLİK NEDENDİR?

Yahya Kemal’in kitabının daha eski baskısını okumuştum. Millî Mücadele yazılarının toplandığı bu kitabına makalelerinden birinin başlığı olan “EĞİL DAĞLAR” adı verilmişti. Daha önce Tahsin Nahit’in, Hasan Üçok’un kitaplarında sözleri biraz farklı kaydedilmiş bir türkünün sözleri ile Yahya Kemal’in bahsettiği türkünün sözlerinin aynı olduğunu farkettim. Yalnız Çankırılı kaynaklar aynı türküye daha çok “Talim” veya “Yunan” Türküsü diyorlardı. Gazi Ethem Paşa komutasında Atina’ya doğru ilerleyen yiğit ordunun neferleri arasında söylenmişti. Ancak bu türkünün bestesi elde değildi. Çankırı türküleri ile ilgili yazılı kaynakları araştırırken, İstanbul Belediye Konservatuvarı’nın çıktığı derleme gezileri sırasında Çankırı’dan da türküler derlemiş olduğunu tespit ettim. Bu derlemeler, notaya çekilmiş ve küçük kitapçıklar şeklinde yayınlanmıştı. 1929 tarihinde basılmış bu kaynaklara biraz uğraşarak ulaşabildim. Bunları incelerken “Eğil Dağlar” adıyla bilinen Çankırı kaynaklarında “Talim veya Yunan Türküsü” şeklinde de isimlendirilen bu türkünün notasıyla karşılaştım.

KEŞİF HEYECANI HİSSETMEK

Keşif yapmış insanların duyduğu hazzı yaşadım. Derhal notaları Ankara radyosu sanatçılarından sayın Emine KOÇ’a seslendirmesi ricası ile verdim. Aslen Çerkeşli olan bu değerli sanatçımız, büyük bir incelik göstererek bu türküyle birlikte kaseti başka türkülerle doldurulmuş olarak gönderdi. İmparatorluk çapında önemli bir olayın sonucunda yakılmış olan bu türküyü, bir an önce dinlemek için sabırsızlanıyordum. Herkes aynı şekilde hissetmeyebilir, ancak bana olan tesiri anlatılmaz derecede idi. Defalarca dinledim.
Eğil Dağlar’dan yaklaşık 20 yıl sonra yakılmış olan Çanakkale Türküsü de bizim yabancımız değildir. (Bilindiği üzere, Çanakkale Türküsü Kastamonu’dan derlenmiştir. Çanakkale Savaşları’nın vuku bulduğu dönemde Çankırı, Kastamonu Vilayeti’nin livası olduğu için o türküde de ortaklığımız vardır.)


BİR ÇANKIRI TÜRKÜLERİ ALBÜMÜ: EĞİL DAĞLAR

Sıra, türkülerimizin bu türkümüzü de kapsayacak şekilde bir albüm haline getirilmesine gelmişti. Bunun için gerekli hazırlıkları yaptım. Un, şeker ve yağı bir araya getirip tekniğine uygun biçimde imal edilince helva oluyor. Bir ekip çalışması ile iş sonuçlandırıldı. Başarı ekibin çalışmasıyla oluşmuştur. İşi fikren ve fiilen başlatma, gerekli unsurları ve malzemeyi bir araya getirme işi tarafımdan yapılmıştır.
Ankara’daki bir Çankırı Derneği’ne Kültür Bakanlığı aracılığı ile kaynak aktararak Çankırı kitaplarının yayınlanması ve Çankırı Türküleri albümü yapılmasını sağladık. Her iki iş için birer uzman kişiyi editör olarak işin başına geçirdik. Konuları tespit eden kişi olarak işin her aşamasında çalışmaya dahil oldum. Albümün adını da şahsen belirledim.Bu albümde ilk defa seslendirilen başka türküler de vardır. Albüme yazdığımız “önsöz” de şunları kaydetmişiz:
Çankırı Türküleri albümüne bu adı vermemizin maksadını izah etmekle işe başlayalım. “Eğil Dağlar” Çankırı’dan derlenmiş olan bir seferberlik türküsüdür. “Talim Türküsü”, “Yunan Türküsü” diye de anılır.

YUNAN TÜRKÜSÜ (1)

Eğil dağlar eğil üstünden aşam
Yeni talim çıkmış (a ninem) varam alışam
Ölmeden bir dahi yare kavuşam

Aldılar yarimi elimden cihan uyansın
Buna taştan yürek ister can nasıl dayansın?

Atılan topları davul mu sandın
Al yeşil bayrağı (a ninem) gelin mi sandın
Yunan’a gideni gelir mi sandın

Aldılar yarimi elimden cihan uyansın
Buna taştan yürek ister can nasıl dayansın?

Sirkeci’den bindim vapur içine
Vapur aldı gitti (a ninem) Yunan içine
Mevlam hursat vermesin Yunan piçine

Aldılar yarimi elimden cihan uyansın
Buna taştan yürek ister can nasıl dayansın?

Gümüş cezvelerim kaynar ocakta
Yunan çöllerinde (a ninem) kaldım sıcakta
Altı aylık yavrum kodum kucakta

Aldılar yavrum elimden cihan uyansın
Buna taştan yürek ister can nasıl dayansın?

1074 yılından beri bir Müslüman Türk yurdu olan Çankırı, Oğuz-Ahilik ve fütüvvet geleneklerini kuvvetle yaşatmıştır. Alplik, yiğitlik ve disiplin Yaran meclisinde izlerini sürdürmektedir. Çankırılılar Selçuklu, Beylikler, Osmanlı ve Cumhuriyet Türkiye’sinde cephelerde ön safta yerini almıştır. En çok şehit veren illerimizin başında yer alan Çankırı’nın halk edebiyatı ürünleri, tarih boyunca durumun aynı olduğunu ispat etmektedir.
Genç Osman, Belgrat, Cezayir, Şıpka, Mısır, Özü, Sivastopol, Ey Gaziler gibi türküler, Çankırılı âşıkların dilinden bugüne kadar gelmiş ve bazıları söylenmeye devam etmektedir. Çankırı’dan derlenen “Eğil Dağlar” türküsü, halk edebiyatının önde gelen bir eseridir. Yaşatılması için bu albüme “Eğil Dağlar” adını verdik.
1897 Yunan Harbi’nde Gazi Edhem Paşa ordusunun Atina’ya doğru yürüyüşü sırasında yakılmış bir türküdür. “Eğil Dağlar” adını verdiği kitabında milli şairimiz Yahya Kemal Beyatlı, bu türkünün ifade ettiği mânâyı kendine has üslûbuyla veciz şekilde anlatmıştır.

“Eğil dağlar eğil üstünden aşam!”

"Bu türkü yeni Türk Şiirinin ilk ve mateessüf son güzel eseridir, çünkü ondan beri bu kadar şevkli, atılışlı, canlı mısralar söylenmedi.” Üst tabakanın şiirinden farklı olarak köylülerin kıyamını ve kendine güvenini takdir ediyor ve şöyle devam ediyor:

“Yazık ki bu türkü Osmanlı toprağını yalnız bir yaz canlandırdı. Fakat o ne yazdı! Arslan başlı Gazi Edhem Paşa’nın simasında bu millet eski heybetini bir daha gördü, onun arkasından yürüdü, Fatih’in geçtiği Tesalya yollarından bir daha geçip Dömeke’ye kadar koştu, Yunan ordusunun arkasından yetişemedi.” (2) Harp tarihinde “askeri bir gezinti” diye yâd edilen bu Tesalya harbi vatanın son sürekli sevinciydi. Anadolu’nun, Rumeli’nin her tarafında bu türkünün sesi işitiliyordu.”
“Eğil dağlar eğil üstünden aşam
Yeni talim çıkmış varam alışam.”

Yeniçeri ve sipahiden kalma canlı türkülerimizden beri bu kadar samimi bir güfte, bu kadar savletli bir beste vatanın havasında dolaşmamıştır diyebiliriz.” (3)

1313 (1897) Yunan Harbi’nde söylenen bu türkü, “Yemen Türküsü”, “Çanakkale Türküsü” gibi hasreti, acıları ve kahramanlığı bünyesinde taşıyan millî ve tarihî bir anıt hüviyetindedir. Çankırı’da derlenmiştir. Merhum Ahmet Kemal Üçok’un kaydettiği Rumeli’den dönen redif askeri için yapılan –Mecbur Efendi’nin de dua ettiği- törenin türküyle münasebeti olduğunu düşünmekteyim. (4)

SÜLEYMAN NAZİF NE DİYOR?

Merhum Süleyman Nazif, bir mektubunda bu türküde dile gelen duyguları ve güçlü halk edebiyatını bakın nasıl övmektedir:
“-Geçen Yunan Muharebesi esnasında Anadolu’nun “Eğil dağlar eğil üstünden aşam!” mısraıyla başlayan bir türküsü bütün memleketin gönül tellerinden bir cereyan geçirmiştir.
Bir kur’a veya redif askerlerinin köyünden kıtasına giderken torbası omzunda geçtiği şimendifersiz, yolsuz, köprüsüz, geçit vermez dağlar karşısında keder ve boyun eğmişliğini fakat pek kahramanca bir surette ortaya koyan bu saf mısra, erkan-ı harp muhtıralarından daha veciz ve manidardır.
“Al yeşil bayrağı gelin mi sandın!” ilk söyleyen köylü bu sehli mümteni, belki söylenmesi çok güç mısraına ne kadar duygular, manzaralar ve tablolar dercetmiş... Bizim gibi şiiri aruz ve belagat kitaplarından öğrenmiş olan bin kişi bir araya gelse şu iki mısraı tanzir ve taklit edemez.” (5)
recchie şu an çevrimiçi recchie kullanıcısına oy ver Kurallara Aykırı Mesajı Bildir Mesajı Düzenle / Sil
avatar
Recchie
Admin
Admin

Mesaj Sayısı : 127
Yaş : 47
Kayıt tarihi : 14/05/08

Kullanıcı profilini gör http://trumeli.forumv.biz

Sayfa başına dön Aşağa gitmek

Önceki başlık Sonraki başlık Sayfa başına dön

- Similar topics

 
Bu forumun müsaadesi var:
Bu forumdaki mesajlara cevap veremezsiniz